Türk Medeni Kanunu’nda Engelli Bireylerin Hukuki Statüsü: Vesayet Rejiminden Destekli Karar Alma Modeline Geçiş İhtiyacı


Sert Sütçü S.

TÜRK MEDENİ KANUNU’NUN 100. YILI: GEÇMİŞTEN GELECEĞE TÜRK MEDENİ HUKUKU SEMPOZYUMU , Afyonkarahisar, Türkiye, 15 - 16 Mayıs 2026, ss.22-24, (Özet Bildiri)

  • Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
  • Basıldığı Şehir: Afyonkarahisar
  • Basıldığı Ülke: Türkiye
  • Sayfa Sayıları: ss.22-24
  • Akdeniz Üniversitesi Adresli: Evet

Özet

1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’nun kabulünden itibaren engelli bireylerin hukuki statüsü, esas itibarıyla koruma temelli ve paternalist bir anlayış çerçevesinde düzenlenmiştir. Fiil ehliyeti sistemi; ayırt etme gücü, kısıtlılık ve vesayet kurumları aracılığıyla yapılandırılmış; özellikle zihinsel ve psikososyal engelliliğe sahip bireyler bakımından karar alma yetkisinin temsil yoluyla devri temel çözüm modeli olarak benimsenmiştir. 2002 reformu ile kanun sistematiği ve terminolojisinde önemli değişiklikler yapılmış olmakla birlikte, hukuki ehliyetin insan hakları merkezli bir perspektifle yeniden tanımlanması yönünde paradigmatik bir dönüşüm gerçekleşmemiştir. Bu durum, Kanun’un ikinci yüzyılına girerken engelli bireylerin hukuki statüsünün normatif temellerinin yeniden tartışılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışma, TMK’da düzenlenen fiil ehliyeti ve kısıtlılık rejimini doktrinel analiz yöntemiyle incelemekte; vesayet kurumunun teorik dayanaklarını koruma–özerklik gerilimi ekseninde değerlendirmektedir. Mevcut sistemin, engelliliği çoğu zaman kategorik bir ehliyetsizlik varsayımı üzerinden ele aldığı ve bireyin karar verme kapasitesini bireyselleştirilmiş bir değerlendirmeye tabi tutmaksızın sınırlandırabildiği ileri sürülmektedir. Özellikle tam vesayet uygulamalarında bireyin malvarlığına, sözleşme özgürlüğüne ve kişisel statüsüne ilişkin kararların üçüncü kişilerce alınması, hukuki kişiliğin fiilen askıya alınması sonucunu doğurabilmektedir. Bu durum, insan onuru ve kişisel özerklik ilkeleri bakımından ciddi anayasal sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Çalışma, ulusal hukuki çerçeveyi uluslararası insan hakları hukuku bağlamında da değerlendirmektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi, engelli bireylerin hukuki ehliyetinin diğer bireylerle eşit şekilde tanınmasını öngörmekte ve devletlere destekli karar alma mekanizmaları geliştirme yükümlülüğü yüklemektedir. Sözleşmenin benimsediği sosyal model yaklaşımı, engelliliği bireysel yetersizlikten ziyade 31 toplumsal ve çevresel bariyerler üzerinden tanımlamakta; bu yönüyle tıbbi ve korumacı anlayışa dayalı geleneksel vesayet sistemlerini eleştirel bir incelemeye tabi tutmaktadır. Bu bağlamda kategorik kısıtlılık rejimlerinin ölçülülük, gereklilik ve orantılılık ilkeleri bakımından anayasal ve uluslararası denetime açık olduğu savunulmaktadır. Makale ayrıca mukayeseli hukukta geliştirilen destekli karar alma modellerini analiz ederek, temsil temelli ikame karar verme anlayışı yerine, bireyin iradesini güçlendiren ve karar alma kapasitesini destekleyen alternatif mekanizmaların mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Destekli karar alma modeli; danışmanlık, iletişim desteği, sınırlı ve belirli alanlarla sınırlandırılmış temsil gibi araçlarla bireyin kendi kararını oluşturmasına yardımcı olan, süreli ve denetlenebilir bir yapı öngörmektedir. Bu yaklaşım, hukuki ehliyeti ortadan kaldırmaksızın bireyin özne konumunu korumakta ve eşitlik ilkesini somutlaştırmaktadır. Sonuç olarak çalışma, Türk Medeni Kanunu’nun ikinci yüzyılında engelli bireylerin hukuki statüsünün temsil temelli vesayet anlayışından hak temelli ve özerklik odaklı bir destek sistemine evrilmesinin normatif bir zorunluluk olduğunu ileri sürmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri bakımından değil; aynı zamanda anayasal eşitlik ilkesi, insan onuru ve hukuk devleti prensipleri açısından da kaçınılmazdır. TMK’da yapılacak olası reformların, kategorik ehliyetsizlik yerine fonksiyonel kapasite değerlendirmesini esas alan, bireyselleştirilmiş, ölçülü ve yargısal denetime açık müdahale mekanizmaları öngören bir yapıya yönelmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu çerçevede, hukuki ehliyet tartışmasının yalnızca teknik bir medeni hukuk sorunu olmadığı; aksine hukuk felsefesi ve anayasa teorisi bakımından özne anlayışının yeniden tanımlanmasını gerektirdiği ileri sürülmelidir. Engelli bireylerin karar alma süreçlerinden sistematik biçimde dışlanması, klasik liberal özne modelinin kapasite merkezli varsayımlarını yeniden üretmekte ve eşitliği biçimsel düzeyde bırakmaktadır. Oysa çağdaş insan hakları yaklaşımı, farklılık temelinde eşitliği ve maddi eşitlik ilkesini esas almakta; bireyin destek ihtiyacını hak öznesi olma statüsünü ortadan kaldıran değil, kamusal otoritenin pozitif yükümlülüklerini harekete geçiren bir unsur olarak görmektedir. Bu nedenle TMK’nın ikinci yüzyılında yapılacak reformların, yalnızca vesayet kurumunun daraltılmasıyla sınırlı kalmayıp, hukuki ehliyeti evrensel ve devredilmez bir statü olarak kabul eden, devletin ise destek mekanizmalarını kurumsallaştırma yükümlülüğünü açıkça düzenleyen bütüncül bir paradigma değişimini yansıtması gerekmektedir.